Dünya genelinde son 40 yıl içinde yaşanan ekonomik dönüşüm, sermayenin büyümesi ile emeğin gelirden aldığı payın hızla azalmasını beraberinde getirdi. artarken, çalışanların gelirleri giderek geriliyor. Özelleştirmeler, finansal serbestleşme ve emek piyasalarının esnekleştirilmesi gibi faktörler, bu dönüşümde etkili oldu.

OECD ülkelerinde oranları, 1985 yılında yüzde 30 iken, günümüzde bu oran yüzde 15'e düştü. Toplu sözleşme kapsamındaki çalışanların oranı da yüzde 47'den yüzde 33,6'ya gerileyerek, emek gücünün örgütlü pazarlık gücünü zayıflattı. Bu durum, çalışanların haklarını korumada ve ekonomik eşitlik sağlama konusunda daha fazla zorluk yaşamasına yol açtı.

Sermaye Nasıl Daha Az Elden Toplanıyor?

Alman filozof Karl Marx, sermayenin yoğunlaşması ile merkezileşmesi arasında önemli bir ayrım yapmıştır. Yoğunlaşma, bireysel sermayelerin birikim sonucu büyümesini ifade ederken, merkezileşme mevcut sermayelerin birleşmesi ve daha büyük sermayelerin elinde toplanmasını anlatır. Günümüz dijital ekonomisinde, en büyük beş dijital çokuluslu şirketin, ilk 100 dijital şirketin toplam satışlarındaki payı 2017'de yüzde 21 iken, 2025'te bu oran yüzde 48'e ulaştı. Ayrıca, bu şirketlerin varlıklarındaki pay da yüzde 17'den yüzde 35'e yükseldi. Bu veriler, sermayenin merkezileşme sürecinin hızlandığını gösteriyor.

Üretkenlik Arttı, Emeğin Payı Geriledi

ILO verilerine göre, 2014-2024 döneminde çalışan başına küresel üretim yüzde 17,9 artmış olmasına rağmen, emeğin küresel gelirden aldığı pay aynı dönemde yüzde 53'ten yüzde 52,4'e geriledi. Kayıt dışı çalışanların oranı ise 2024 itibarıyla dünya işgücünün yüzde 58'ini oluşturuyor. Bu durum, çalışanların ekonomik konumunu daha da zayıflatıyor.

Şirketlerin tepe gelirleri ile çalışan ücretleri arasındaki fark da giderek açılmakta. Oxfam ve Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu tarafından yapılan bir araştırmaya göre, 2025'te CEO ücretleri reel olarak yüzde 11 artarken, çalışanların reel ücret artışı sadece yüzde 0,5'te kalıyor. Bu veriler, işgücü ile arasındaki gelir dağılımında büyük bir dengesizlik olduğunu gösteriyor.

Ekonomiyi Güçlendiren Sistem

Marksist düşünür David Harvey, neo-liberal dönüşüm sürecini yalnızca piyasaların serbestleşmesi olarak değil, aynı zamanda ekonomik elitlerin sınıfsal gücünün yeniden kurulması ve güçlendirilmesi süreci olarak değerlendirmektedir. Neo-liberal dönemde devlet, özel mülkiyetin, finans piyasalarının ve sermaye hareketlerinin güvence altına alınmasında önemli bir rol oynamıştır. Özelleştirmeler, esnek istihdam ve sendikal yapının gerilemesi, birçok ekonomide emeğin sermaye karşısındaki pazarlık gücünü zayıflatmıştır.

Bu bağlamda, dünya genelinde ekonomik sistemin işleyişi, sermayenin daha fazla güçlenmesine ve emeğin daha fazla zayıflamasına neden olmaktadır. Emeğin örgütlü gücünün azalması, çalışanların haklarını savunma konusunda daha zor durumda kalmalarına yol açmaktadır. Bu durum, toplumda gelir eşitsizliğinin artmasına ve sosyal adaletsizliğin derinleşmesine katkıda bulunmaktadır.

Sonuç olarak, dünya genelinde sermaye büyürken, emeğin payının hızla küçülmesi, ekonomik sistemin dinamikleri ve politikaları ile doğrudan ilişkilidir. Bu süreçte, emeğin haklarını korumak ve güçlendirmek için yeni stratejilerin geliştirilmesi gerekmektedir. Ancak bu stratejiler, yalnızca ekonomik elitlerin çıkarlarını değil, aynı zamanda geniş kitlelerin haklarını da gözetmelidir.

Gelecekte, bu dengesizliğin giderilmesi için atılacak adımlar, işgücü piyasasında daha adil bir dağılım sağlanmasına yardımcı olabilir. Ancak bu, tüm paydaşların işbirliği ve kararlılığı ile mümkün olacaktır. Ekonomik eşitliğin sağlanması, sadece sosyal adalet açısından değil, aynı zamanda sürdürülebilir bir ekonomik büyüme için de kritik bir öneme sahiptir.

Sonuç olarak, emeğin payının azalması ve sermayenin büyümesi, yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal bir meseledir. Bu nedenle, bu konunun ele alınması ve çözüm yollarının araştırılması, gelecekte daha adil bir toplum için hayati bir öneme sahiptir.