Dau: Bir Baş Yapıt

  1. 'nde en dikkat çekici yapımlardan biri olan "", Rus yönetmen İlya Khrzhanovsky'nin (1975) uzun yıllar süren bir projenin sonucudur. Bu film, geçmişte çeşitli biçimlerde izleyiciyle buluşmuş olan iddialı bir projenin nihai halidir ve 195 dakikalık bir süreye sahiptir. Görsel estetiğiyle çarpıcı, mizanseniyle çılgın ve içeriğiyle derin bir yapıt olarak öne çıkıyor. "Dau", Sovyet atom bombasının babası olarak bilinen fizikçi Lev Landau’nun (1908 Bakû-1968 Moskova) takma adıdır. Landau, 1962 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanmış ve bu film onun yaşamından ilham alarak ortaya çıkmıştır. Film, klasik bir biyografi olmanın ötesine geçerek, deneysel özellikleri ve sanatsal boyutlarıyla dikkat çekiyor.

Khrzhanovsky’nin amacı, Stalin döneminin baskıcı atmosferini yeniden canlandırmak değil; izleyicilere o dönemde yaşama hissini aktarmaktır. Bu süreçte, profesyonel oyuncular yerine akademisyenler, sanatçılar ve sıradan insanlardan oluşan geniş bir kadro kullanarak doğaçlamalar yapmıştır. Film, kurmaca ile gerçek arasındaki sınırları bilinçli olarak ortadan kaldırarak, izleyicilere hem büyüleyici hem de rahatsız edici bir deneyim sunuyor. Özellikle işkence ve cinsellik sahnelerinin gerçekçiliği, filmin etkisini artırıyor ve izleyicilere gerçek insanların yaşadığı psikolojik ve bedensel sınırları sorgulatıyor.

Kurmaca ve Gerçek İlişkisi

Khrzhanovsky, filmdeki temel amacının, Stalin döneminin yoğun gözetim ve baskısı altında oluşan korku imparatorluğunu yeniden canlandırmak değil, izleyicilere o düzenin içinde olma duygusunu yaşatmak olduğunu vurguluyor. Bu uzun süreçte, doğaçlama sahnelerle gerçek yaşamdan beslenen ilişkileri ve durumları, yer yer sert bir bakış açısıyla sahneye koymayı başarıyor. Sonuç olarak, kurmaca ile gerçek arasındaki sınırları bilinçli olarak yok eden karmaşık bir sinema yapıtı ortaya çıkıyor.

Filmde, işkence ve sevişme sahnelerinin çiğ bırakılmış ya da estetize edilmiş gerçekçiliği, "Dau"nun sinemasal etkisini artırırken, yönetmenin ortaya koyduğu temel sorunun da altını çiziyor: Bir sanat yapıtı adına, gerçek insanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri psikolojik ve bedensel sınırlar ne ölçüde zorlanabilir? Daha önceki dönemlerde izlenen, henüz tamamlanmamış "Dau" filmleri sonrasında ağır etik eleştirilere hedef olan Khrzhanovsky, çekimlerin oyuncuların bilgisi ve rızasıyla yapıldığını; işkence ve tecavüz sahnelerinin gerçekleri yansıtmadığını vurgulayarak, "Tek gerçek, aslında, duygularımızla oluşturduğumuz öznel gerçeğimizdir" tezini savunmuştur.

Avrupa’da Boykot

Film, Sovyet totalitarizmini geçmişte kalmış bir tarih olarak değil, bilim, iktidar ve bireysel özgürlük arasındaki tehlikeli ilişkilerin hâlâ canlı bir modeli olarak önümüze getiriyor. Başrolünde, son derece yaratıcı bir performans sergileyen Yunan kökenli Rus müzisyen, orkestra şefi ve aktör Teodor Currentzis (1972) yer alıyor. Currentzis, sergilediği çok boyutlu performans ile "Dau"nun yarattığı garip gerçeklik duygusunu daha da yoğunlaştırıyor. Ancak, Ukrayna savaşına rağmen sanatını Rusya’da icra etmeyi sürdürdüğü gerekçesiyle, Currentzis’in bazı konserleri Avrupa ülkelerinde boykot edilmiştir.

Bunker: Hayal Kırıklığı

Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan adayı olarak gösterilen "" ise beklentilerin altında kalmış bir yapım olarak değerlendiriliyor. (1979), yetenekli bir yazar ve dramaturg olarak tanınırken, önceki filmleriyle büyük beğeni toplamıştı. "Le Père" (Baba, 2019) ile insan ruhunun kırılganlığına ve aile ilişkilerinin çatlaklarına incelikle yaklaşmıştı. İkinci filmi "Oğul" (Le Fils, 2022) de başarılı bulunmuş ve Venedik’te uzun süre alkışlanmıştı. Ancak Zeller’in üçüncü filmi olan "Bunker", kâğıt üzerinde pek çok vaatte bulunmasına rağmen, izleyicilere sıradan bir geniş kitle sineması deneyimi sunuyor.

Filmde, dünyanın çöküşünden korkan bir teknoloji milyarderi, ünlü bir mimara yeraltında lüks bir sığınak inşa ettirmek istiyor. Javier Bardem’in canlandırdığı mimar, karısıyla (Penélope Cruz) arasındaki güçlü aşk bağlarının giderek gevşediğini görerek, yaşamına yön veren değerleri sorgulamaya başlıyor. Ancak, senaryonun yavanlığı ve diyalogların basitliği, filmin etkisini zayıflatıyor. Penélope Cruz ve Javier Bardem gibi güçlü oyuncuların varlığı, bazı sahneleri kurtarabilse de, senaryonun zayıflığı nedeniyle film genel olarak hayal kırıklığı yaratıyor.

Zeller’in önceki eserlerindeki incelik ve derinlik, bu filmde kaybolmuş gibi görünüyor. Zenginlik, eşitsizlik, yalnızlaşma ve gelecek korkusu gibi önemli meseleler, sanki yetenekli bir yazarın incelikli kaleminden değil, geniş kitleleri hedefleyen bir senaryo algoritmasından çıkmışçasına, kolay tüketilen espriler ve açıklamalar biçiminde yansımış diyaloglarla aktarılıyor. Bu durum, filmin giderek "yapay"laşan dramaturjisini anlatmak için uygun bir benzetme oluşturuyor.

Elon Musk Belgeseli

Festivalde ayrıca, Alex Gibney (1953) tarafından çekilen "Musk" belgeseli de dikkat çekiyor. Yaklaşık dört saat süren bu film, 'ın teknoloji girişimciliğinden siyasal güce uzanan yolculuğunu ele alıyor. Musk, filme katılmayı reddetmiş olsa da, belgesel, teknolojik servetin siyasal iktidara dönüşümünü inceleyerek önemli bir yapım haline geliyor. Gibney’nin gerçekleştirdiği belgesel, sadece bir milyarderin portresinden çok, teknolojik servetin siyasal iktidara dönüşebildiği bir çağın anatomisini sunuyor.

Sonuç olarak, 83. Venedik Film Festivali, farklı temalar ve anlatım tarzlarıyla dolu bir program sunuyor. "Dau" gibi çarpıcı yapımlar, izleyicileri derin düşüncelere sevk ederken, "Bunker" gibi hayal kırıklığı yaratan filmler, sinema dünyasında tartışmalara yol açıyor. Festival, sinema sanatının çok yönlülüğünü bir kez daha gözler önüne seriyor.