Son günlerde, Gazze'de yaşanan insanlık dramı, sinema sanatında önemli bir yer buldu. Venedik Film Festivali'nde öne çıkan iki film, bu konuyu farklı açılardan ele alarak izleyicilere derin bir düşünme fırsatı sundu. Yuval Abraham ve Rachel Szor'un yönettiği NAZA belgeseli, Gazze'deki yıkım ve soykırımı anlatırken, savaşın nasıl planlandığını ve hedeflerin belirlenme sürecini gözler önüne seriyor.
NAZA Belgeseli
NAZA, yalnızca politik cesaretiyle değil, aynı zamanda sinema ile araştırmacı gazeteciliği bir araya getirmesiyle de dikkat çekiyor. 2023-2025 yılları arasında, +972 Magazine, Local Call ve The Guardian gibi medya kuruluşları tarafından yürütülen araştırmalar üzerine inşa edilen bu belgesel, daha önce yayımlanan araştırma yazılarını da kapsıyor. Yönetmenler, kimlikleri gizlenen 24 İsrailli asker ve istihbarat görevlisinin tanıklıklarını, gizli çekimlerle kayda alarak filme aktarmışlar. NAZA'nın en çarpıcı yönü, Gazze'deki yıkımın ve soykırımın yanı sıra, savaşın nasıl planlandığını, hedeflerin nasıl belirlendiğini ve yapay zeka ile gözetim sistemlerinin nasıl kullanıldığını açık bir dille anlatmasıdır.
Belgesel, duygusal manipülasyona yer vermeden, soğuk ve neredeyse akademik bir titizlikle bu konuları ele alıyor. Tüm bu dehşetin arkasındaki askeri ve bürokratik mekanizmalar, sistemin içinde doğrudan görev almış olanların ifadeleriyle belirginleşiyor. Bu noktada, gazetecilik ile belgesel sinema arasındaki sınırların da sorgulanması gerekiyor. Çünkü filmde anlatılanların büyük bir kısmı, daha önce yayımlanan araştırma yazılarının konusunu oluşturmuştu. Ancak, tanıklık edenleri, yani bu katliamları gerçekleştiren insanları, sesleri değiştirilmiş ve yüzleri gizlenmiş de olsa, bedensel varlıklarıyla görmek, izleyici üzerinde çok daha sert bir etki yaratıyor. NAZA, sadece "Ne oldu?" sorusunu değil, "Bu nasıl mümkün oldu?" sorusunu da beraberinde getiren çarpıcı bir yapım olarak dikkat çekiyor.
Un bon petit soldat
Fransız yönetmen Stéphane Brizé'nin filmi Un bon petit soldat, iş dünyasında yaşanan baskı ve psikolojik şiddeti ele alıyor. Bu film, insanın ve insani değerlerin nasıl ezildiğini anlatıyor. Brizé, daha önceki filmlerinde çalışma hayatında gözlemlenen iktidar ilişkilerine el atmıştı. Bu kez, büyük bir sigorta şirketinin içine taşıdığı kamerasıyla, çağdaş kapitalizmin işleyiş biçimini gözler önüne seriyor. Alba Rohrwacher'ın canlandırdığı Carla karakteri, son derece başarılı, hırslı ve çalışkan bir insan kaynakları yöneticisidir. Görevi, kâğıt üzerinde, çalışanların mutluluğu ile şirketin performans hedeflerini bağdaştırmaktır. Ancak, Carla'nın önüne gelen belgelenmiş bir mobbing vakası, bu iki kavramın aslında ne kadar birbirine zıt olduğunu ortaya çıkarıveriyor.
Carla, sorunu çok iyi görmekte; ahlaki ve hukuksal bir meseleye dönüştürmeden, olabildiğince adil davranarak çözmeye bile çalışmaktadır. Ancak, kendisi de hiyerarşik düzenin bir parçasıdır ve üstlerine itaat etmekle vicdanı arasında sıkışıp kalır. Brizé'nin en büyük başarısı, Carla'yı sisteme karşı kahraman bir muhalif olarak gösterme tuzağına düşmemiş olmasında. Temelde, Carla da o sistemin bir parçasıdır; belki karşı koymak ister ama, karşı koyacak gücü yoktur; kendisi de sistemin esiridir. Şirketin kullandığı dil -performans, verimlilik, uyum, mutluluk, insan kaynakları- giderek insanı kendisinden soyutlayan bir dile dönüşür. İnsanlar orada, gözlerimizin önündedirler ama, insanın kendisi yoktur; o denli şeffaflaşmıştır.
Altın Aslan Ödülü
Festival boyunca öne çıkan filmler arasında Martin McDonagh'ın Wild Horse Nine'ı, Shinya Tsukamoto'nun Mr. Nelson, Did You Kill People?ı, Cédric Kahn'ın 15/18'i, Nanni Moretti'nin Succederà questa nottesi ve Lee Chang-dong'un Possible Love'ı da vardı. Bu filmler, siyasal taşlama, tarihsel hesaplaşma, psikolojik dram, aşkın ütopyası, sınıf ve iktidar ilişkileri, kurumsal kapitalizmin eleştirisi ve savaşın içinden gelen kahredici tanıklıklar gibi farklı temaları işliyor. Eğer jüri, sinemanın yalnızca biçimsel yeniliğini değil, bugün dünyaya söyleyebileceği, hatta söylemesi gereken sözleri de ödüllendirmek isterse, Altın Aslan'ın NAZA'ya gitmesi hiç şaşırtıcı olmaz. Bu durumda, Stéphane Brizé, Alba Rohrwacher'ın oyunculuk ödülüyle yetinmek zorunda kalabilir. Çünkü, Carla önemli bir simge karakterdir; sadece büyük bir şirketin çalışanı değil; itaat, hırs, korku ve vicdan arasında gidip gelmekten bunalan çağdaş insan tiplemesinin çok katmanlı bir portresidir.
Sonuç olarak, 83. Mostra’nın en anlamlı taraflarından biri de burada yatıyor: Bir tarafta Gazze'de insan hayatını sayılara indirgeyen savaş makinesi gerisindeki insanlık suçları, öte tarafta da, şirket içinde insanı kaynağa dönüştüren kapitalist düzen. NAZA ile Un bon petit soldat, birbirinden çok uzak görünen iki dünyada aynı soruyu soruyor aslında: İnsan, bir sistemin işleyişi uğruna nasıl feda edilir? Ne zaman insan olmaktan çıkıp, sistemin tıkır tıkır işleyen çarklarından birine dönüşüveriyor? O devasa dişlilerin ezip öğütemediği Charlie Chaplin ustaya, Venedik'ten selam olsun!
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.